Yeni projemize başladığımızdan bu yana Guvenilir Blogu resmen, istemesek de ihmal ettik. Zamanımızın önemli bir bölümünü Mayıs 2011 ayından bu yana Karbonkale' ye ayırıyoruz. Proje kapsamında bir web sitesi ve bir Facebook sayfası oluşturduk. Facebook sayfamızın hayranları bugün 1700' ün üzerine çıktı. Web sitemizin içerik çalışmaları devam ediyor, ama tahminimizden uzun sürüyor. Bir taraftan da Karbonkale sitesinin içinde yarattığımız blogumuza yazmaya devam ediyoruz. İlk kez WP kullandığımız için biraz yavaş ilerledik itirafında bulunmalıyız.
Azeri kardeşlerimizin kullandığı Türkçe’yi okumayı, işitmeyi ve biraz konuşmayı seven kişilerden biri olduğumu söyleyebilirim, hatta oldukça sevimli bulduğumu da ilave etmeliyim.
Şu ifadeleri Azerice bir haber sitesinden aldım, ancak duyduğumuz gibi Anadolu Türkçe’ sinin alfabesiyle (yani q yerine k, ə yerine e, x yerine h kullanarak) yazdım;
Karadağ Rayon Mehkemesinde İsmayıl Həlilov’un sedrliyi ile hebsde olan jurnalist Eynulla Fətullayeva karşı yeni ittiham üzre şahidlerin çıhışları davam edir.Yukarıdaki Azerice yazılmış ifadeleri okurken sizi de benim gibi rahatsız eden bir şeyler yok mu? İlham Aliyev Azerbaycan cumhurbaşkanı, Haydar beyin mahdumu diye biliyoruz. Demek istedğim Rus değil Azeri olduğudur. İsmayil Halilov, gazeteci Eynulla Fatullayeva… bu kişilerde herhalde Rus değiller, Azeri olmaları lazım. Peki neden soyadlarında Rusça ekler var? Haliloğlu değil de Halilov, neden Aliyev, Fatullayeva? (Rusça ekinden hanım olduğu anlaşılıyor)
Media monitorink qrupu Rusiya’nın baş naziri Vladimir Putin, Çeçen lider Ramzan Kadırov ve Azerbaycan prezidenti İlham Aliyev’ i…
İnsanın aklına yirminci yüzyılın sonlarında Türkiye’ye büyük bir göçle sonuçlanan Bulgaristan daki soyadı değiştirme baskısı geliyor. Hatırlanacağı gibi binlerce Türk asıllı Bulgar vatandaşının isimleri devlet eliyle değiştirilmişti ve bu baskının sonucunda önemli sayıda insan göç etmek durumunda kalmıştı. Acaba tarihin derinliklerinde Azerbaycan’da benzer bir baskı uygulaması oldu mu? Hayır, bildiğimiz kadarıyla Azerbaycan’da, 19. yüzyılda Rusya’ya yakın Azeri aydınların soyadlarına “ov” eki almasıyla başlayan Azeri soyadlarının Rusça ekle kullanılması uygulaması daha sonraki sovyet rejiminde yaygın olarak kullanılır hale geldi. Anlaşılan Ruslar Bulgar yönetimine göre daha zeki davranmışlar zamanında!
Neyse geçenlerde bu konuda Türkçe'nin geleceği parlatan bir haber Bakü’den geldi. Nihayet, Azeri makamları, vatandaşların isterse soyadlarındaki ‘ov’ (ova, ev) ekini kaldırabilecekleri yönünde bir karar aldı. Azerbaycan Bilimler Akademisinde oluşturulan özel bir komisyon soyadı değişikliği çalışmalarını büyük ölçüde sonuçlandırdı. Komisyon Milli Meclis’e Azerbaycan vatandaşlarının soyadlarındaki “ov” (ev, ova) ekinin kaldırılmasını, isteyenlerin mevcut soyadlarını ek almadan kullanabilmesini, arzu edenlerin ise “lı”yı (li, lu, lyu) eklemesi önerisinde bulunmayı kararlaştırdı. Milli Meclis'deki Kültür Komitesi Başkanı Nizami Caferov komisyonun, soyadlarındaki “zade” ve “oğlu” eklerinin korunmasına, şu anda bazı kadınların kullandığı “kızı” ekinin ise kaldırılmasına karar verdiğini söyledi. Umarız tasarı çok yakında yasa haline gelir.
Yazımızın başında ifade ettiğim gibi Azeri Türkçe’si gerçekten cana yakın bir özelliğe sahip. Blogda yazdığımıza göre durumun ahvaline uygun olarak web 3.0 la alakalı bir konuyu Azerice verelim;
Facebookda Azerbaycan’dan 153 280 istifadeçi keydiyyatdan keçir.Statistikaya göre, hazırda facebookda en çoh istifadeçiye ABD malikdir: 117 milyon istifadeçi. 2 ci yerde Böyük Britaniya, 3 cü yerde ise İndoneziya gelir. 20 milyon istifadeçi ile Türkiye Facebookda en çoh üzvü olan 4 cü ölkedir.
Emil Guliyev
Manastırın Kestane şekeri Bursa’da…
Makedonya’da sorunlar az değildir.
Sanki neresi sorunsuzdur dünyanın.
Bu sefer biraz tatlı yazayım dedim… Şekerli konuşayım… Sadece şekerli değil, kestaneli de olsun…
Konum: Kestane şekeri, olsun dedim. Bursalı Macide (Gönül) Hanım sağ olsun… Tatlandırdı yazımı…
Kimileri Rumeli olarak adlandırır buraları, kimileri Balkan. Ben Balkan sözünden yanayım. Balkan sözü bizi daha geniş alana serpiyor bana göre…
Bu geniş alanın daha dar alanı olan Makedonya’da kalayım gene de!
Kestane şekeri yapmak için kullanılan kazan gibisinden kaynayan Makedonya’da.
Aslında burada insanlar ağız tatlarına önem vermişledir tarih boyunca. Mesela Üsküp’te babaannemin irmik şeker paresini unutamam. Geçenlerde hanıma “ Aman ne olursun, bizim şeker pareden yapar mısın? Kalksın da okşasın pamuk ellerin Üskübün irmiğini, yumurtasını, külünü!” Dedim. Sağ olsun, bir dediğimi iki yapmaz o! Devam edeyim: Kalkandelen ve Gostivar’ın konak şeker paresi, Debrenin saraylarda bile yenen kabunisi, Ohri ve Struga’nın yılan balığı tavası, Manastırın “kestane şekeri”, Kanatlar ve Budakların ayran pitesi, Üsküplüler buna sırali pite derler. Kosovada Türkler arasında olduğu gibi Arnavutlar arasında da çok yaygın olan “fliya”sı. Bazı yerlerde bunu fulya olarak adlandırırlar.
Kestaneye döneyim.
“Kestane şekeri” olayı Üsküp’te yoktur. Olmasını dilerdim, ama yoktur maalesef. Vodna dağında kestanelikler vardı eskiden. Urviç ve Yelovjane köylüleri (gurbetçileri) mangallarıyla Üsküp’ün her yerindedir. Mangalda kestane kebap satarlar. Onları gördükçe rahmetli babam gelir aklıma. Evde “kestane kebap” yapardı.
Eskiden mektupların sonuna bu kestane kebaptan doğma bir de tekerleme eklenirdi: “kestene kebap, acele cevap”. Üsküplüler olarak biz bu sözde Rumeli ağzındaki yumuşatma kuralına daha da uyarız ve kestane değil “kestene” deriz!
Suda pişirilmiş kestane de olurdu. Biz Üsküplü Türkler ona “kaynatılmış kestene” derdik. Bojik yortusunda Ortodoks Hıristiyanlar adet olarak kestane kaynatır, ceviz kırardılar. Biz Türkler de aynen o günde adetten aynısını yapardık. Ama “Bojik anasını kaynatmak gayesiyle kestaneyi kaynatırdık. Bojik anasının dişlerini kırmak için de ceviz kırardık.”
“Kestane şekeri”nin geçmişi Manastırda 1800’lü yıllara varır. Ancak bugün Manastır’da “kestane şekeri”nin Manastırlı olduğunu bilen Türkün bulunduğunu hiç sanmam. Kestane şekerini görmek ve tatmak için Bursa’ya gitmeniz lazımdır. Macide Hanım, kestane şekeri haberini avlamış yaymış.
Bursa’nın ünlü “kestane şekeri” konusunda şunlar yazılıdır:
"... Krallık Yugoslavya'dan 1930'lu yıllarda göç eden Ali Şakir Tatveren sayesinde kestane şekeriyle tanışmış Bursa.
1920 yılında Nedret Hanım'la tanışan Tatveren, 1930 yılında evde aile halkıyla üretimi gerçekleştirir. Ali Şakir Tatveren günler geçtikçe eşinin de desteğiyle, gerek ürünleri gerekse hizmetiyle Bursalıların gönlünde taht kurar..."
Derlenen bilgiye göre, yetiştiği mevsim dolayısıyla hüznün meyvesi, halk arasında dağların ekmeği olarak bilinen kestane, köylülere kazandırması nedeniyle yeşil altın olarak da nitelendiriliyor. Yeşil altın kestane, şeker ve çikolatayla işlendikten sonra daha da değer kazanıyor. Kebabı çok eskiye dayanan kestanenin şekeri ise Türkiye'de 1930'lu yıllara kadar gidiyor.
Bazı Avrupa ülkelerinde uzun yıllardır tüketilen kestane şekerini Bursa, Krallık Yugoslavya'sından öğrendi. 1930 yılında eski Yugoslavya'dan göç eden Ali Şakir Tatveren, Türkiye'ye yanında kestane şekeri yle geldi.
Burada ister istemez araya girmeliyim. Manastır bugün Makedonya Cumhuriyeti sınırları içindedir. Yugoslavya ise eski bir hayal. Makedonya, o hayalin sınırları dışında bir ülke. Buradan hareketle, eskiden Yugoslavya vatandaşı olan “kestane şekeri” şimdi Makedonya vatandaşıdır!
İnanmayan kestane'mizin pasaportuna baksın!
Türkiye’ye gittiğimizde hanım kestane şekeri almadan kalmaz. Ben şekerden ötürü yiyemem. Hanım yer, ben bakarım!
Beyatlı’nın şiirine göre:
Üsküp ki Şar-dağ’ında devamıydı Bursa’nın…
Evet, Üsküp Bursa demektir. Her haliyle Bursa Üskübe benzemektedir. Her ikisi aynı manevi anlamı içermektedir. Nedir ki, günümüzde şiirdeki Üsküp sözü rahatlıkla Makedonya ile değiştirilebilir. Buna bir de kestane şekeri ni katabiliriz… Sadece Üsküp’te kestane şekeri i yapılmaz. Onu, doğum yeri olan Manastır’daysa bulmak ve görmek imkânsızdır!
Bursa’da buralılar çok. Gidenler de kestane şekeri ni bırakmayıp, daha nice seneler yaşatmak dileğiyle alıp götürmüşler. İyi ki öyle olmuş. Zira “kestane şekeri” zaman ve zemin içinde tamamen kaybolurdu.
Oysa Bursa, onun türküsünü bile yakmış:
Bursa’nın kestanesi,
Okka çeker beş tanesi…
2010 yılı Ocak ayının 19. günündeyim, hastane odasında tek başıma, yalnız bekliyorum… Neyi mi? Tam bir sene önce şanssız bir kaza geçiren eşimi. Şimdi bugün, o şanssızlığı yaşadığımız 24 Ocak gününün kalan son izlerini silmek üzere hastanedeyiz. Onu biraz önce aşağıya indirdik, zemin katta ameliyathanenin bulunduğu yere, o kattan ayrılmak kolay olmadı. Ama bana ihtiyaç yoktu hatta ayak altında bulunmak doğru olmazdı.
Odadayım, ama oda boş ya da boş gibi duruyor. Odadaki hasta yatağını hastayla birlikte düşünmek gerekiyor. Hasta o demirbaşla birlikte ameliyathaneye götürülüyor. Burası normal de… Geride bir boşluk kalıyor, sanki bir vakum oluşuyor orada. Kim bilir ? yanına yaklaşmamak lazım…
Duvarda bir ekran var, televizyon. Dışardaki dünyaya açılan bir pencere değil mi? Bakalım nereye açılıyor? Kumandanın tuşları kanallar arasında seyahati sağlarken hep aynı yerde dolaşıyor olmam sürpriz olmadı. Yirminci yüzyılın son döneminde medyanın davranış biçimini tahmin eder olduk. Dolayısıyla toplumu yönlendirme işlevini kapitalizmin yaban hayatı aratır noktalarına götürmede kullanıldığının farkında olduğumuz için sürpriz değildi. Ama yaşamın geçmiş bir zamanına gönderme yaparak oldukça yaman bir çelişkiyi gözümüzün önüne getirmesi yazının temel kaynağını oluşturdu.
Tam otuzbir yıl önce, Maçka' dan iki arkadaşımla birlikte memlekete gitmek üzere hareket ettiğimiz yağışlı olmayan soğuk bir Şubat günü gözümün önüne geldi. Tam bir ay olmuştu üniversitedeki derslerimiz başlayalı… Aslında Ağustos ayının başlarında gelen, uzun orta eğitim süresince hayalini kurduğumuz üniversiteye giriş için gerekli olan sınav sonucunu getiren postacının ardından Ekim başlarında başlaması gereken üniversite hayatımız 1978 yılının bilinen sıkıntıları yüzünden sekteye uğramıştı. Ocak ayının başlarına kadar kayıdımızı yaptırdığımız Maçka’ da İstanbul Teknik Üniversitesi’ ndeki eğitim yaşamımıza katılmayı beklemiştik. Nihayet Ocak ayının başlarında önümüzdeki en az dört yıl aynı sıraları paylaşacağımız o vakit kuvvetle muhtemel uzun yıllar arkadaşlığımızı devam ettireceğimiz ve belki acı tatlı bir çok zamanımızı paylaşacağımız arkadaşlarımızla tanışmıştık. Bir çoğu bu satırları okurken Maçka’ da ki 1979 Ocak ayını hatırlayacaklardır eminim.
Garip bir şekilde neden bomboş bir hastane odasında bunlar gözümün önüde geldi dersiniz. Hemen hemen bizimle aynı yaşlarda Malatya’da doğmuş bir genç, üniversite yaşamımızın ilk ayını tamamladığımız Maçka’da, anfilerimize üç ya da dört dakikalık mesafede zamanın en önemli gazetecilerinden olan Abdi İpekçi’ yi katletmişti. Hem de memlekete gitmek üzere hareket ettiğimiz 1 Şubat günü haberi, Silivri civarında E5 de seyrederken arabamız içinde radyodan almıştık.
Ve şimdi aradan geçen otuzbir yıl sonra hapisten çıkan ismini yazmaktan imtina ettiğim bu kişinin arkasında bir gazeteci ordusu dolaşıyor.
Bu gece Barak Obama’nın da kaldığı beş yıldızlı otelde kalacağını öğreniyoruz peşinde koşan kameralardan…
Avukatları, Hollywod'un onun hayatını film yapmak için 7 milyon dolar teklif ettiğini açıklıyor,
1981`de, Papa II. Jean Paul`e suikast girişiminde bulununca adını tüm dünya duyuyor,
Hapisten çıktığı gün gazetecilerle konuşmayıp kapak olduğu Time dergisinin fotokopisini dağıtıyor.
Hayat çelişkilerden ibaret, dün Abdi İpekçi’yi katlederken bugün medyanın bütün manşetlerini işgal ediyor, diğer yandan dün, biraz ötede üniversite sıralarında geleceğini tasarlamaya çalışan biz bugün hastane odasında onun olmadığı bir televizyon kanalını bulamaz durumdayız. İşte bizi otuzbir yıl öncesine götüren yaman çelişki buydu. Ya bu oldukça yaman bir çelişki ya da hastane odasında beklemek bizi fazla duygusal yaptı. Ama gerçek olan bir şey var ki, otuzbir yıl önce kendisini katleden kişinin peşinden koşan bir medyamız var. Sadece burada, yurdumuzda değil dünya medyası da farklı değil ne yazık ki…




